ALO ÇÖZÜM HATTI 444 35 66
İzmir Kadın Müzesi
Anasayfa > İzmir Kadın Müzesi > Tarihte Kadınlar

İlk Kadın ve Mitoloji

Zeus ve Hera'nın oğlu Hephaistos, kili su ile yoğurarak ve ateşi kullanarak güzel ve zarif kadını yarattı. Tanrı Zeus, bu kadına Pandora yani "Tanrılar Armağanı" ismini verdi ve onu kendisinden ateşi çalıp insanlara veren Epimetheus'u cezalandırmak için yeryüzüne gönderdi.

Pandora gitmeden önce de ona bir çeyiz sandığı armağan etti, ama sandığın kesinlikle açılmamasını buyurdu. Ancak ilk kadın Pandora, yeryüzüne geldiğinde kötü doğasını sergilemekte gecikmedi ve açılmaması emredilen sandığı açtı.

Sandığın içinden insanlığın tüm kötülükleri; kıskançlık, hastalık, yaşlılık, delilik, ahlaksızlık... etrafa saçıldı; içeride sadece umut kalmıştı.

Pandora pişman olmuştu ama artık çok geçti. Dünyaya, kötülüğü getirmişti.

Kadını bir günah keçisi olarak tanımlayan Hesiodos, ilk kadın Pandora'nın öyküsünü anlatırken olasılıkla yaradılış mitosundan etkilenmiştir. Yaradılış mitosunda Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmış olan Havva da; Tanrı buyruğunu dinlemez ve meraklı sıfatları ile öne çıkarılmıştır.

Pandora ve Havva gibi öykülerde bütün suçların kaynağı olarak kadınların gösterilmesi, erkek egemen toplumun kadına bakış açısını açıklıkla ortaya koymaktadır. 
 

Ana Tanrıçalar

Doğurganlığın ve üretkenliğin simgesi olan Ana Tanrıça inancının "Erken Neolitik Çağ"dan itibaren Anadolu'da hakim inanç olduğu görülmektedir.

Kadın; çanak çömlek yapan, yemek pişiren, giysi diken dolayısıyla günlük yaşamın devamını sağlayan kişi olmakla birlikte en önemlisi; ana olarak doğuran, çocuklarını besleyen ve büyüten kişi idi. Vücudu ile yeni bir canlı üretiyor ve bebeğine göğüslerinden akan süt ile yaşam veriyordu. Kadın bedeninin büyümesi ardından tekrar eski haline dönmesi erkekler için mucizevi ve kutsaldı.

Doğanın, insanların, bitkilerin dolayısıyla her şeyin yaratıcısı olan Ana Tanrıçalar, küçük figürinler ile somutlaştırılmıştır. Sevecen, güven verici, güler yüzlü olarak betimlenen Ana Tanrıça figürinleri çoğunlukla kadının çocuk doğurarak üremesine ve bereketine dikkat çekiyorlardı.

Bu figürinler; Neolitik ve Kalkolitik Çağlar' da kadının cinsel açıdan güçlü, doğurgan, bereketli olduğuna vurgu yapmak adına üreme organları abartılmış bir şekilde biçimlendirilirken;

Tunç Çağı'nda bir muska gibi insanların yanlarında taşıyacakları biçimde idolleştirilmiştir.

Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkartılan Ana Tanrıça figürinleri, kadınların bu topraklardaki gücünü ve etkisini gözler önüne sermektedir. Bu güç ve etki, Anadolu' da anaerkil diye tanımlanan toplumsal örgütlenme biçiminin bir zamanlar var olduğunun kanıtı olabilir mi?

Antik Dönemde Anadolu'da Kadın

Antik dönemde Anadolu'da kadının sosyal konumunun dönemlere göre değişiklik gösterdiği görülmektedir.

Paleolitik çağlarda Anadolu kadını, mağaralarda çocuklarına bakıp ev işleri ile uğraşırken yaşamlarını idame ettirmek için gerekli olan besini sağlamak adına avcı ve toplayıcı olarak mağara dışında da bulunuyordu. Bu dönemde cinsiyetin ve kadının doğurganlığının bilincine varılması; kadının bereket kavramı ile özdeşleşmesine neden olmuştur.

Neolitik (M.Ö. 9750 - 5500) ve Kalkolitik dönemler (M.Ö. 5500 - 3200) hakkında elde edilen bilgiler, bu dönemde kadının önemli bir konumda bulunduğunu ve toplumun anaerkil bir gelenekte şekillendiğini göstermektedir.

Tunç Çağı'nda (M.Ö. 3200 - 1200) ise, maden sayesinde erkeğin savaşçı gücü ön plana çıkmış ve erkeğin fiziksel gücünün toplumun devamı için kilit olduğu keşfedilmiştir. Böylece aile ve toplum yapısı yeniden şekillenmeye başlamıştır.

Ticaret Kolonileri Dönemi (M.Ö. 2000 - 1700) ve Hitit Krallık Dönemi'nde (M.Ö. 1700 - 1100)ana tanrıça kültünün devamı olarak Anadolu' da kadınların özgürce ticaret yaptıkları ve devlet yönetimine katıldıkları görülmektedir.

Ancak 1. binyılın başlarına geldiğimizde kadınların sosyal konumunun çoğunlukla ev yaşamı ile sınırlandırıldığını görüyoruz. Bu dönemde kadının ana görevi, çocuklarının bakımını ve evinin idaresini sağlamak olmuştu.

Antik dönemde Anadolu kadınına ilişkin bilgiler çoğunlukla, kazılar ile ortaya çıkarılan eserlerden elde edilmektedir. Bu eserler; steller, takılar, seramikler, mozaikler, freskolar ve benzerleri antikçağda kadınların yaşamının izini sürmemize yardım etmektedirler.
Antik dönemde Anadolu' da kadınlar; yönetici, kraliçe, rahibe, dokumacı, hekim, sporcu, filozof vs. olarak karşımıza çıksalar da kadın ozanlardan Sappho ayrı bir yerde durmaktadır.

Sappho, M.Ö. 630 - M.Ö. 612 yılları arasında aristokrat bir ailenin kızı olarak Lesbos (Midilli) adasında doğdu. Aşkını, acısını, sevincini, hüznünü açıklıkla belirten ilk ozanlardan biri olan Sappho, şiirlerini lyra eşliğinde okunmak üzere yazdığı için lyrik bir ozandır.

Bu nedenle Yunan vazolarında genellikle lyra çalarken tasvir edilmiştir.

Sappho iyi bir şair olmanın yanında, kendi duygu ve düşüncelerini hiç çekinmeden dile getirme yolunda adım atan ilk eğitmen kadınlardandır.

Şiirlerinde insana dair yoğun duygularını ve duyarlılığını açıklıkla hissederiz:

"Görüldüğü sürece güzeldir güzel kişi, Şimdi iyi olan oysa iyidir yarın da."
Sappho